Ana Sayfa / Genel Psikiyatri (Tümü) / Diasporada yaşayan insanlarımızın sağlık sorunları

Diasporada yaşayan insanlarımızın sağlık sorunları

Dünyada Türk Olgusu Kitabında yer alan Dr. İnci Şen’in yazısı

1960’lardan itibaren başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa’ya çeşitli ülkelerden yapılan bir işgücü göçü olmuştur. Bu emek göçü resmi olarak 1974 yılına kadar sürmüştür. 1990’lı yıllarda yine nüfusun yaşlanması gibi nedenlerle yeniden nitelikli göçmen emeğine duyulan ihtiyacı betimleyen tartışmalar bulunmaktadır. Bu nedenle göçmen işgücü ihtiyacının kısmen azaldığı 1990’lı yıllardan sonra başta Amerika olmak üzere Kanada, Avustralya gibi ülkelere göç hareketleri de başlamıştır. Fakat bu dönemlerde göçü engellemeye yönelik politikalar öne çıkmaktadır. Özellikle bu dönemlerde bulunan bütün çözümlerin aslında potansiyel göçmen emeğini mekânsal olarak aynı yerde tutmaya yönelik olmaktadır. “Emeğin göç hareketi” önüne konan bütün kısıtlamaların temel dayanak noktası mevcut iş piyasası koşullarının değiştirilmemesi olgusundan kaynaklanmaktadır.

Göçmenin taşıdığı nitelikler ne olursa olsun ötekileştirmenin öznesi olmaktadır. Bu sayede arzu edilmeyen kişiler olmak, sıkı kontrollere rağmen ülkeye girmek yasadışı organizasyonlara yeni çalışma alanları açarken, bir yandan da bu kişileri istihdam edenlere enformel çalışma alanları ve pratikleri sağlayarak emeği daha ucuz hale getirebilmektedir.

Almanya’ya gelmek için yapılan başvuruların sonunda başvuranlar diş muayenesine varana kadar oldukça sıkı bir sağlık kontrolünden geçerek uzun yolculuklarına çıktılar. Yapılan bu sıkı sağlık kontrollerinden sonra, o yıllarda Almanya’ya giden bu genç neslin sağlıklı olduklarını söyleyebiliriz. Özellikle ilk kuşağın Almanya’da kalıcı olmadıklarını düşünüp bedenleriyle Almanya’da, ruhlarıyla Türkiye’de yaşayarak ikilem içinde kalmaları onları oldukça yıpratan bir durum olmuştur. Bir yandan dil sorunlarının yaşanması, iş ve aile hayatının getirdiği zorluk ve sorunlarla başa çıkamamak, diğer yandan yaşadığı toplumda kabul görememek gibi daha birçok neden zamanla birçok sağlık probleminin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

 

1984 yılı incelendiğinde yavaş yavaş psikososyal stres durumlarının yaşanmaya başlandığı ve bununla birlikte göçmen aileler içinde psikosomatik ve fonksiyonel rahatsızlıklara neden olan çelişkilerin yaşandığı görülür. Ayrıca ekonomik durumlarında yaşanan yükselişe karşın sosyal statülerinde hiçbir değişiklik olmaması, Türk göçmenlerin toplumdan dışlanmalarına ve bununla birlikte psikolojik baskı ve göç eden ilk nesil artık emekli olmuştur; bununla birlikte yaşlılıkla gelen hastalıklar hastaların ve yaşlıların bakım problemleri ortaya çıkmıştır.

Erkekler genelde ağır iş yükü ve gece vardiyalarından dolayı bedensel rahatsızlıklarla karşı karşıya kalırken Berlin’de göç eden kadınlar üzerinde yapılan bir araştırma sonucunda kadınların sorunlarının daha çok psikosomatik ve ruhsal olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Göç eden insanlarda genellikle fiziksel ve psikolojik sağlık problemlerinin olması beklenmektedir; bunun sebebi çoğunluk toplumundan daha farklı sosyal şartlarda ve çeşitli stres faktörlerinin etkisi altında yaşamalarıdır. Bu faktörleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Dil problemleri
  • Çoklu kültürlere uyum problemi
  • Toplumdaki ırkçılık
  • İşverenlerin yabancı düşmanlığı ve ayrımcılıkları
  • Kendisini ifade edememesi ve akabinde kendisini savunamaması
  • İş hayatındaki bilgisizliğinden dolayı haklarını savunamaması
  • Ağır işler sonucu oluşan fiziksel yük
  • Katı yaşam koşulları
  • Yüksek beklentiler
  • Geleceğe odaklanmadaki zorluklar
  • Hukuksal açıdan bazı haklara sahip olamama
  • Sosyal çevre ve ilişki kaybı
  • Toplumdaki rol kayıpları ve erimeleri
  • Kendine yabancılaşma
  • Anavatanlarındaki sosyal ve kültürel bağlarından uzakta aile içindeki geleneksel ilişkilerin kopma noktasına gelmesi.

Göçmenlere yönelik sağlık hizmetleri

Yurtdışında yasayan Türk göçmenler, farklı sosyal, kültürel özellikleri nedeniyle sağlık hizmetleri açısından özel olarak ele alınması gereken bir gruptur. Oysa kapitalizmin dünyayı getirdiği noktada sağlık hizmetleri kamusal özelliğini yitirmekte, piyasalaşmaktadır. Piyasalaşmış sağlık hizmetleri kendi doğası gereği dezavantajlı, yoksul vb. özellikleri olan kişileri sistemin dışında bırakmakta, sadece parası olana hizmet vermekte, üstelik tüm hizmetleri değil sadece kar edebileceği ileri teknoloji gerektiren pahalı tıbbi uygulamaları tercih etmektedir. Hal böyle olunca yine kapitalizmin gereksinimleriyle şekillenen dünyamızın sayıları giderek artan göçmenlerine yönelik olarak örgütlenmiş sağlık hizmetinin olanaksızlığı kendiliğinden gözler önüne serilmektedir.

Göçmenlere yönelik sağlık hizmetlerinin ya sağlıklı göçmenlerin seçilmesi ya da sağlıksızların sınırdışı edilmesi amacıyla kullanıldığı görülmektedir. Pek çok ülke çalışma amaçlı başvuran göçmenlere daha çok bulaşıcı hastalıkları kapsayan (tüberküloz, HIV vb.) bir takım sağlık kontrolleri yapmaktadır. Diğer yandan Tayvan örneğinde olduğu gibi, periyodik sağlık kontrolleriyle sağlıklı emek gücü garanti edilmektedir. Tayvan Hükümeti’nin yasadışı göçmenliği kontrol altına almak gerekçesiyle yaptığı bu kontroller altı aylık aralıklarla hem kadın hem erkeklere uygulanmaktadır. Göçmenlerin sağlık hizmetlerinden yararlanması konusunda çeşitli uluslararası düzenlemeler mevcut olup çoğu yasal göçmenler ya da mültecileri konu etmekte, yasadışı göçü kapsamamaktadır. Göçmenlerin sağlık ve sosyal hizmetlerden yararlanmalarının temel aracının vatandaşlık ya da oturma hakkının kazanımlarıyla ilişki olduğu görülmektedir. Bu durumun liberal refah devleti olarak tanımlanan ABD’de, muhafazakâr-korporatist sistemi temsil eden Almanya’da ve sosyal demokrat sistemi temsil eden İsveç örneklerinde de benzer olduğu görülmektedir.

Son dönemde ABD’de gündeme gelen sağlık reformuna göre yasal göçmenlerin de vatandaşlar gibi sağlık sigortası yaptırmak zorunluluğu varken, kayıtdışı göçmenlere yönelik herhangi bir düzenleme yapılmaması ciddi eleştiri konusu olmuştur. Yasadışı göçmenlerin sağlık hizmetlerine olan gereksiniminin konu edilmesi, bu kişilerin yasadışılıkları nedeniyle oldukça geri planda kalmaktadır. Nitekim göçmenlerin yasal oldukları koşullarda bile sağlık hizmetlerinden yararlanmasının önünde birtakım engeller tanımlanmıştır.

Yasadışı göçmen statüsünde olanların ise sınırdışı edilme korkusu nedeniyle başvurmadığı bilinmektedir. Tüm bu nedenlerden dolayı ertelenen sağlık hizmetleri, göçmen nüfusunda hastalık yükünün artmasıyla sonuçlanmaktadır. Sağlık sorunlarının daha ciddi aşamasında başvuru halinde tedavi sürecinin uzaması, tedavi harcamalarının artması, hastalığın kronikleşmesi veya sakat bırakması kaçınılmazdır.

Sağlık hizmetleri konusundaki diğer boyut, sağlık çalışanlarının göçmenlere karşı tutumlarıdır. Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının ilgisizliği, duyarsızlığı hatta bazı sağlık çalışanlarının göçmenlere özgü olumsuz yaklaşımları söz konusudur. Sağlık çalışanlarının olumsuz tavırları nedeniyle 15 hizmetin daha az kullanıldığı ya da hiç kullanılmadığı da belirtilmiştir. Dolayısıyla kültürel uyumsuzlukların üzerine ilgisizlikten aşağılanmaya kadar uzanan tutumlar göçmenlerin sağlık kuruluşlarına başvurusunu etkilemektedir.

 

 

Türk göçmenlerde en sık rastlanılan hastalıklar

“Hastalıklar zamanın ruhuna ve kültürlere bağlı olarak farklılık gösterirler; statik değil, dinamiktirler.”

Bedensel rahatsızlıklar

Yapılan araştırmalar, başta Almanya olmak üzere Amerika, Kanada, Avustralya insanı ile karşılaştırıldığında Türk göçmenlerin birçok alanda belirgin oranda daha ağır sağlık sorunlarının olduğunu gösteriyor. Bunlardan bazılarını şöyle özetlemek mümkün: Anne-bebek ölümü, enfeksiyon hastalıkları, mide-bağırsak rahatsızlıkları, eklem rahatsızlıkları, iş ve trafik kazalarındaki ölüm oranları, kronik rahatsızlıklar ve ağrılar. Genelde göçmen vatandaşların hastalıklarına kökenden gelen hastalıklar da katılırsa, en sık rastlanan rahatsızlıklar: Kalp hastalıkları, diyabet ve kanser.

Enfeksiyon hastalıkları

Türklerin yurtdışına göç etme esnasında taşınan hastalıklar göçmenlerin sağlık durumunda büyük bir paya sahiptir. Özellikle fakirlikle birlikte ortaya çıkan enfeksiyonlar; tüberküloz, solunum yolu enfeksiyonları, gastrit, bağırsak parazitleri, hepatit B ve cinsel yolla bulaşan hastalıklardan en çok görüleni HIV ve HPV virüsleridir. Bu hastalıklardan Türk kökenli göçmenlerde en çok görüleni hepatit B’dir. Büyük ölçüde Türk kökenli göçmen bu hastalığın bulaşıcı olduğunu bilmemekte ve bu yüzden önlem almayı düşünememektedir. Örneğin; 2010 yılında Almanya’nın Giessen kentinde Türk – Alman Sağlık Vakfı tarafından yapılan bir araştırmaya göre Almanya’da hepatit B hastalığına sahip olanların oranı yüzde 10’u geçmez. Almanya’da yaşayan Türklerin yüzde 1,7’si pozitif Anti-HCV’ye sahipken; bunların yüzde 38,8’i de pozitif Anti-HBC’ ye sahiptir. Ayrıca cinsiyetler arasında da bir fark görülmemiştir.

Kalp hastalıkları

Kalp-damar hastalıkları da Türk kökenli vatandaşlarda en sık görülen ve erken yaşta ortaya çıkan hastalıklardır. Yurtdışında yasayan Türk erkeklerinin on yaş gibi önemli bir farkla daha genç yaşlarda kalp krizi geçirdikleri görülmüştür. Kalp-damar hastalıklarına sebep olan faktörler arasında obezite, hareketsizlik, ekonomik alım gücünün artmasıyla yoğun et tüketimi, 10-20 yaş arası gençlerde yoğun sigara/nikotin tüketimi ve genetik faktörleri saymak mümkündür. Kalp hastalıkları özellikle son yıllarda Amerika’da fazla hazır yiyecek tüketimiyle birlikte obezite sorununu ortaya çıkarmaktadır. Obezite rahatsızlığı zamanla kalp hastalıklarına dönüşerek kalp krizi riskini de tetikler. Bunun yanında göçle bağlantılı olarak Türk göçmenlerin üzerindeki psikososyal baskı durumu da buna neden olabilmektedir. Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre 2020 yılında da kalp-damar hastalıkları Almanlarda olduğu gibi Türklerde de ilk sırada yer almaya devam edecektir.

Onkolojik hastalıklar

Heidelberg ve Bielefeld’deki bilim adamlarının yaptığı bir çalışma sonucuna göre; yurtdışında yasayan Türk kökenli göçmenlerde kansere yol açan nedenler arasında nikotin tüketimi, yanlış beslenme şekilleri ve yaşam tarzı olarak sıralanmıştır. Türkler’de en çok görülen kanser çeşitleri ise mide, akciğer, erkeklerde daha çok prostat, kadınlarda ise genital bölgeyle ilgili kanser türleridir. Ayrıca, sigara kullanımı Türk kökenli göçmenler arasında en çok Amerika, Kanada ve Avustralya’da görülmektedir.

Türk göçmenlerinde Alman çoğunluk toplumuna kıyasla daha az akciğer kanserine rastlanmasına rağmen, 1980’lerde yapılan gözlemler özellikle Almanya’ya göç eden ve sigara içen Türk erkeklerinin olum oranında bu kanser turunun oldukça önemli bir yer tuttuğunu göstermiştir. Mide kanserinin ise çocuklukta sağlık ve sağlık bilgisi açısından uygun olmayan ortamlarda yetişmiş Türk göçmenlerde görüldüğü saptanmıştır.

Diyabet

Dünyada yasayan Türk kökenli göçmenlere batiğimiz zaman 50 ila 69 yaş arasındaki Türk kökenli göçmenlerde fazlaca görülen hastalıklardan biri de diyabettir. Almanya’da yaşayan Türklerde Türkiye’de yaşayan Türklere ve Almanlara oranla daha fazla oranda diyabete rastlanmaktadır. Fakat Amerika’da yaşayan Türklere baktığımız zaman ise diyabetik rahatsızlıkların Amerika insanında, burada yasayan Türk insanının daha fazla olduğu görülür. 1998-1999 yıllarında Almanya’nın Hessen eyaletinde yaşayan 729 erkek ve 362 kadın üzerinde yapılan bir araştırmaya göre 107 kişide diyabet pozitif çıkmıştır. Bu da araştırma yapılanların yüzde 9,8’ine tekabül etmektedir. Almanya’da yaşayan Türk vatandaşlarında bu oran ortalama yüzde 13,6’dır. Erkeklerde yüzde 15,5 iken, kadınlarda bu oran yüzde 11,7’dir. Almanya’nın Frankfurt şehrinde 15-70 yaş arası, 716’sı erkek 351’i kadın toplam bin 67 Türk göçmen arasında yapılan başka bir araştırmada da neredeyse aynı bulgulara rastlanmıştır.

Psikiyatrik/Psikosomatik rahatsızlıklar

Göç, başlı başına bir stres faktörü olup yerleşilen yere uyum sağlayana ve problemleri çözebilecek stratejiler geliştirene kadar kritik bir yaşam sürecidir. Bu sıkıntılı ve riskli süreçte yaşanan stres, depresyon belirtileri ve uyum bozukluklarıyla kendini gösterir. Bu nedenle göç edenlere destek olacak, buradaki hayata dair gerekli bilgileri verecek birilerinin olması ve yine bu süreçte psikolojik yardım alabilmeleri çok yararlıdır. Ruhsal gelişimler kişinin sosyokültürel durumuyla çok yakından bağlantılıdır. Bu nedenle göçmenlerin ruhsal bozukluklarının tanı ve tedavisi zordur.

Göçmenlerin tedavisinde onların geçmişleri ve göç süreçleri, göç süreci içinde baş etmek zorunda kaldıkları sorunlar, arkada bıraktıkları, yeni hayata ve çevreye uyumları mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca hastanın, kendi kültürel yapısı içinde hastalığını tarif biçimi ve anlatımı da sosyokültürel özellikler gösterir.

Her toplumun hastalığın oluşumuyla ve nasıl iyileştirileceğine dair kendine göre fikirleri vardır. Bununla bağlantılı olan bilgi birikimi, davranış biçimleri ve değer yargıları kültürel olarak birçok farklılık gösterirler. Bu farklılığın getirdiği zorluklar doktor açısından baktığımızda büyük çabalarla aşılabilir. Buradan yabancı hastaları tam olarak tedavi edebilmenin başka kültürlere ya da yabancı hastalara ait bilgi edinmek, onlarla empati kurmak, acık olmak ve anlayış göstermekle mümkün olabileceği sonucunu çıkarabiliriz. Yoksa yanlış tanılar kaçınılmazdır.

 

Türklerde en fazla görülen hastalık: Depresyon

Türklerde en fazla görülen ruhsal problemler içinde bütün dünyaya paralel depresyonun arttığı görülmektedir. Depresyon teşhisi çoğunlukla psikiyatri uzmanı tarafından doğrudan konulabilirken gizli depresyon kendisini spesifik olmayan bedensel ağrılarla ifade edebilir. Birçok göçmen aile içi huzursuzluklardan ve ruhsal rahatsızlıkların yeterince kabul görmemesinden mağdurdur. Bu içsel çelişkiler hastaların sadece bedensel şikayetlerle gelmeleri sebebiyle ev doktorları tarafından çoğunlukla anlaşılamamaktadır. Birçok bedensel rahatsızlığın altında gizli depresyon yatmaktadır.

“Kalbim ya da göğsüm sıkışıyor; göğsümde ve kalbimde bir baskı hissediyorum”

Buradaki depresyon belirtileri “Angina Pektoris” (Göğüs Sıkışması) yani enfarktüs belirtisi olarak yanlış anlaşılır. Başka örnekler verecek olursak düşük göbek, vücudun karıncalanması ve vücutta böcekler dolaşması hissi. Türk kültüründe çok kullanılan terimler olmasına rağmen başka kültürden psikiyatrlar tarafından sinestezi (vücutça algınan halüsinasyonlar) vücut şema bozukluğu ve şizofrenik belirtiler olarak anlaşılır. Bilinen bir gerçek, paranoyak içeriklerin kültürlere göre şekillenmesidir.

Göçmenlerin depresyona girmelerinin sebepleri şöyle sıralanabilir:

  • Göç sürecinin başarıyla sonuçlanmaması, istedikleri statüye ve amaçlarına erişememek,
  • Sosyal statü kaybı,
  • Aile içi uyumsuzluklar,
  • Dışlanma/Ayrımcılık,
  • Toplum tarafından istenmemek ve kabul görmemek,
  • Sorunlarla baş edememek,
  • İçinde yaşadığı topluma ait hissedememe,
  • İşsizlik ve ekonomik sıkıntılar,
  • Gittikçe artan fakirleşme ve sosyal yardımdan yaşama mecburiyeti,
  • Yaşadığı ülkede kendisini güvende hissedememesi (suç işleme olasılığında orada ne kadar yaşarsa yaşasın sınırdışı edilme korkusu).

Kültürlerarası psikoterapide öne çıkan öğeler

Göç önemli ve ağır bir yaşam tecrübesidir, fakat her zaman ruhsal problemlerle sonuçlanmaz. Kişinin yeni alanlarda aktif olması acısından bir zenginlik olarak da görülebilir. Göçte ortaya çıkan problemler, daha çok göç edilen ülkedeki kısıtlı gelişme fırsatlarıyla ilişkilendirilir. Yapılan psikiyatrik-epidemolojik araştırmalardan çıkan sonuçlarda göçün ağır bir yaşam tecrübesi olduğu görülmektedir. (Haefner et al.) Almanya’ya henüz varmış 200 misafir işçiyle yaptıkları araştırmada, gelmelerinden 3 ay sonra depresif belirtiler, 18 ay sonra ise psikosomatik belirtiler teşhis etmişlerdir.

Başka bir araştırmada Grinberg (1984) göçü bir travma veya büyük bir yaşam krizi olarak nitelendiriyor. Garza-Guerrero modeliyle bağlantılı olarak göçmenlerin ruhsal gelişimlerini üç evrede inceliyor:

– Birinci evrede birey yeni (kültürle) objeyle terkedilen kültürün farklılıklarını kavrar,

– İkinci evrede birey terk ettiği objelerin yasını tutar ve böylelikle yeni objeyi kabullenmeye açık olur,

– Üçüncü evrede bulunduğu yeni ortama göre kendi konseptlerini oluşturur. Göçmenlerin kendi dilinde ve kültüründe tedavi ortak değerler acısından hem tedavi görene hem de tedavi edene iyi gelir. Her iki tarafın da kendi etnik köken ve etnik kimlikleriyle hesaplaşmalarını kolaylaştırır.

Kültür ve göçe özgü biyografik özellikleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Geleneksel sıkı aile yapısı
  • Anavatanla göç edilen ülke arasındaki farklı yaşam döngüleri
  • Göçmen ailelerde ayrılık olgusu
  • Birinci nesil ile onu takip eden nesil arasındaki farklı sosyalleşme koşulları
  • Gerçek korku/ikiye katlanmış muhtaçlık duygusu
  • Göç edilen toplumdaki kaynak ve uyum zemini

Geleneksel sıkı aile yapısı

Geleneksel Türk ailelerinde aile bireyleri arasında bağlılık ve gruplaşma olgusu vardır. Cinsiyetler ve nesillere bağlı olarak hiyerarşi aile içinde sıkı ilişkilere sebep olur. Bu noktada erkeklerin kadınlara yaşlıların da gençlere karşı baskın olduğu görülür. Göçmen aile, akrabalarıyla, komşularıyla ve aynı yöreden gelen hemşerileriyle sıkı bir sosyal ilişki ağındadır. Bu sosyal ağdaki en önemli değerler; geleneksel değer yargıları, namus ve bu bütünlüklerinin zedelenmemesidir. Göçte kişilerin ve ailelerin kendi gruplarının davranış biçimlerine göre hareket etmesi çabuk değişen kültür ve uyum baskısının bir sonucudur. Çağdaş ve ihtiyaçlara göre oluşan yeni rol modelleri ancak grup tarafından kabullenildikten sonra, kişiler tarafından çok çabuk hayata geçirilir.

Anavatanla göç edilen ülke arasındaki farklı yaşam döngüleri

Anavatanda ve göç edilen ülkede yaşam döngüleri farklı olarak şekillenir. Birinci nesil göçmenler genelde kısa sureli okul dönemlerinden ve erken yaşta işe başlamalarından dolayı göç alan ülkedeki yaşıtlarına göre daha kısa bir çocukluk dönemi geçirmişlerdir. Genellikle erken evlenen bu göçmenler kendi çocuklarını da erken evlendirip erken yaşta büyükanne-büyükbaba olup orta yaşı daha kısa yaşar ve erkenden emekli olurlar.

Göçmen ailelerde ayrılık olgusu

Göçmen ailelerin çoğu yapılan araştırmalara göre ortalama 6 yıl ailelerinden ayrı kalırlar. Bu ayrılık tecrübesi hem birinci hem de ikinci nesil göçmenlere kaybetme korkusunu yaşattığı gibi vatan hasretinden dolayı duyulan üzüntü anne-baba tarafından ikinci nesle aktarılabilir. Duyulan bu üzüntülerin baskılanması ruhsal problemlere neden olur.

Gerçek korku ve ikiye katlanmış muhtaçlık duygusu

Göçmenlerin ruhsal sorunlarının altında çoğunlukla ait oldukları sosyal tabakanın toplumsal ve ekonomik problemleri yatmaktadır. Göçmenler sıklıkla işsizlik ve oturma izniyle ilgili sınırlandırmalarla karşı karşıyadırlar. Bunun yansıra günlük hayatta, okulda, resmi dairelerde ve iş ararken çoğunluk toplumu tarafından dışlanırlar.

Göç edilen toplumdaki kaynak ve uyum zemini

Göçmenler geldikleri toplumda o zamana kadar tanımadıkları sosyal rolleri üstlenmek zorunda kalmışlardır. Örneğin kadının iş hayatına atılması gibi… Hayatın birçok alanında geldikleri toplumun çözüm yollarını üstlenmişlerdir. Örneğin henüz evlenmemiş yetişkin çocuklarının anavatanlarında tasvip edilmeyen şekilde evden ayrılmaları. Burada yaşayan emeklilerin iki ülke arasında gidip gelmeleri, bir taraftan anavatanlarında özlem giderip kendilerini ruhsal anlamda yenilemeleri, diğer taraftan Almanya ile bağlarını orada yaşayan çocuklarından dolayı koparmamaları, uyum konusundaki büyük başarılarını gösterir. Göçmenlerin en önemli öz kaynaklarından biri de, kendi etnik grupları içinde sorunlara çözüm getirmede birlikte hareket etmeleri ve paylaşmalarıdır.

Anavatandan getirilen eşlerin problemleri

Anavatandan gelen eşler geldikleri yeni kültürel cevrede büyük problemlerle karşılaşabilirler. Dilini bilmedikleri bir çevreye uyum sağlamak, aile içindeki sorunlarla, yeni eşe ve çevreye uyum sağlayamamakla, değişik ve zorlu yaşam koşullarıyla, içinde bulunduğu azınlık toplumundaki baskılarla daha da zorlaşır.

Tedavideki spesifik problemler

Hastaların psikososyal bakım ve tedavileri hakkında bir fikre sahip olmak için ayakta ve yataklı tedavi alanında, 1998 yılının Şubat ayında yaklaşık 2000 kişiyle bir anket yapıldı. Tedavideki spesifik problemlerin yüzde 70’inin dil problemi ve hastanın “hastalık anlayışı” olduğu göze çarpmaktadır. Tedavi amacıyla gelmiş hastaların neredeyse 2/3’si farklı hastalık anlayışları dolayısıyla doktorlarla anlaşmada güçlük çekmektedir. Bu da çoğunlukla yanlış anlamalara sebep olmaktadır.

Farklı kültürel kökenlerin, hastalıkta teşhise etkisi

Nesiller arasındaki problemlerin yanı sıra terapistlerdeki eksik hastalık ve problem bilinci, akrabalarla işbirliğinde yaşanan zorluklar ve bedensel şikâyetlerin on plana çıkıp ruhsal problemlerin baskılanması eksik ve yanlış tanılara sebep olmuştur. Eğer göçmenlerin şikâyetlerini, rahatsızlıklarını ve acılarını anadilleriyle tasvir etme fırsatları olursa, kendilerini ciddiye alınmış hissederler. O zaman doktorla daha iyi işbirliği yaparlar. Bu da hasta-doktor arasındaki ilişkinin kalitesini arttırıp tedavinin daha etkili olmasını sağlar.

Yapılan araştırmalara göre eksik Almanca bilgisine sahip hastalar sürekli doktor değiştirirler. Anadilde tedavinin, tercüman yardımıyla yapılan tedaviden daha yararlı olduğu, ayrıca ayakta tedavi ve danışmanlık hizmetlerine ihtiyaç duyulduğu tespit edilmiştir. Hasta ve doktor arasındaki yanlış anlaşılmalara sebep olan faktörler insanların gereksiz acı çekmesine, zaman kaybına ve birçok gereksiz maliyete sebep olur.

Almanya’da Türk göçmenlerin sağlık sorunlarının çözülmesinde Türk kökenli doktorların önemi

Uzun süre Almanya’da Türk kökenli doktorlar, çalışma izni alma konusunda hukuksal engellere takılmıştır. Essen Üniversitesi Çocuk ve Gençlik Psikiyatri ve Psikoterapi Bölümü’nde Dr. İnci Şen’in “Türk Kökenli Göçmen Aile ve Çocuklarının Psikiyatrik Bakım ve Tedavileri” üzerine 300 bin Türk’ün yaşadığı Ruhr havzasında yaptığı araştırmada çocuk psikiyatri kliniğine başvuru oranının anadilde tedavi olanaklarıyla yükseldiği saptanmıştır. 1980’de kliniğe yüzde 1 oranında göçmen tedavi başvurusunda bulunurken, 1998-2000 yılları arasında anadilde terapi sunulunca, bu oran yüzde 9’a yükselmiştir.

Psikosomatik rahatsızlıklar

Psikosomatik hastalıklar -ruhsal kaynaklı organik rahatsızlıklar- giderek artmaktadır. Türk göçmenlerin sorunlarını yaşadıkları dil problemi nedeniyle ifade edemeyişleri sonucunda beden ya da organ dili devreye girmekte ve böylece dışa vurulamayan ruhsal sorunların birikimi, ruhsal ya da bedensel patlamalara yol açmaktadır. Türkler psişik menşeili sorunlarını daha çok organik şikâyetlerle dile getirmekte, akabinde yapılan incelemeler patolojik sonuçlar vermemektedir. Bu durumda hastalar kendi acılarından anlaşılmadıklarını düşünürken uzmanlarsa kendilerini çaresiz hissetmektedirler.

Farklı araştırmaların sonucunda işçi göçmenlerde korkuyla, depresyonla ve psikoseksüel rahatsızlıklarla bağlantılı olarak psikosomatik hastalıklarda bir artış olduğu kanıtlanmıştır. Alman nüfusuna karşın işçi göçmenlerde sosyal ve bedensel yüklerin çok daha fazla olduğu görülmüş ve bunların artan miktarda bedensel hastalıklara dönüştüğü gözlemlenmiştir.

Bu rahatsızlıklara neden olan ve yaşanan streslerden bazılarını söyle sıralayabiliriz:

  • Yurttan uzaklaşma, aile ve geleneklerden ayrılma dolayısıyla yaşanan stres
  • Yaşam koşullarındaki belirsizlik ve güvensizlikten kaynaklanan stres
  • Ekonomik durum ve ağır iş yükünden kaynaklanan stres (Genelde Türk misafir işçiler kaza riski yüksek ağır işlerde çalıştırıldılar. Türk işçilerde bu durum yetersiz güvenlik önlemleri ve ağır bedensel yükten dolayı bazen ölümlerle veya büyük bedensel kayıplarla sonuçlandı)
  • İşlerini kaybetme ve geçim sıkıntısı kaygıları

Sosyal anlamda toplumdan dışlanmaktan kaynaklanan stres

  • Ebeveyn-çocuk arasındaki geleneklere bağlılık konusundaki kuşak çatışmasından kaynaklanan stres

 

Göçmenlerin sağlık sorunlarında sorulabilecek önemli sorulardan biri ‘göçmenleri neyin hasta’ ettiğidir. Bu noktada göçle birlikte hayat boyu biriken yükler, hayatlarını etkileyen olgular, hayat boyu ve ya uzun ayrılıklar ve kayıplar, kabul edilmemek ve değer verilmemek, ayrımcılık ve bütün bunların yol açtığı içsel sıkıntılar büyük rol oynamaktadır.

Türk kökenli göçmen kadınların karşılaştıkları sağlık problemleri

Başlangıçta işçi hem de aile birleşimi çerçevesinde, sonra da evlilik yoluyla başta Almanya’ya ve Amerika, Hollanda, Kanada, Fransa gibi diğer ülkelere gelen Türk kadınları, daha önce hakkında hiçbir bilgilerinin olmadığı bir ülkeye gelmişlerdir. Burada kapalı ve geleneksel değerlere göre şekillenmiş bir toplum içinde yaşamak zorunda kalan kadınlar yukarıda da sayılan birçok stres faktörünün baskısı altında birçok sağlık sorunlarıyla yaşamak zorunda kalmaktadırlar. “Benimle konuşabilen ve beni anlayabilen bir doktor…”, “Ben sormadan her şeyin cevabını veren bir doktor…”, “Bedensel ve aynı zamanda ruhsal durumumdan anlayan bir doktor…”. Almanya’da yaşayan kadınlara sorduğunuzda doktorlar konusundaki taleplerinin hep aynı olduğu görülüyor. En büyük problemleri ise, Almanca seviyesi…

Özelikle Kanada, Amerika, Fransa da yasayan Türk kadınların herhangi bir kronik hastalığa sahip olup olmadıkları sorulduğunda iki kadın hipertansiyonu ve iki kadında da kansızlığı olduğunu belirtmiştir. Bu kişiler bu hastalıkları ile ilgili rahatsızlıklarını zaman zaman yaşadıklarını, gündelik yaşamlarını etkilemediğini ifade etmişlerdir. Örneğin hipertansiyonu olan kadınlar, sinirlenince ve yorulunca baş ağrısından yakınırken, kansızlığı olanlar arada bir çarpıntı olduğunu söylemişlerdir. Bu sağlık sorunlarının göç kararının ya da buradaki işlerinin önünde engel olmaması, her iki hastalığın da belirtisiz seyreden hastalıklar olması ile ilişkili olarak görülmektedir. Araştırmalara göre genç göçmenlerin, günlük yaşam etkinliklerine yansıyan kronik hastalık ve engellilik açısından seçilmişlik gösterdiklerini, ancak bu durumun belirtisiz kronik hastalıklar ile akut hastalıklar için söz konusu olmadığını saptamıştır.

 

Diğer bir yapılan bir araştırmaya göre Almanya’da yaşayan Türk kadınlar acısından bakıldığında, Almanca bilgilerinin çok iyi olduğunu söyleyenler yüzde 10,9; iyi olduğunu söyleyenler yüzde 26,2; yeterli olduğunu söyleyenler yüzde 30,1; az diyenler yüzde 24,2 ve hiç bilmeyenlerin oranı yüzde 8,6’dır. Bu araştırmada Türk kadın hastaların Alman hastalara oranla doktorlarda aradıkları en önemli özellikler, iyi iletişim becerisi, açık ve anlaşılır olunması, uzmanlık bilgisinin yeterli ve yetkinliklerinin fazla olması olarak sıralanabilir. İyi iletişim becerisi, dildeki tonlamalara dikkat edilmesi, cesaretlendirici olunması, iyi hissettirebilmesi, güven verebilmesi, doğru soruları yöneltebilmesi olarak özetlenebilir.

Yapılan bir araştırmaysa Türk kadınlarının yoğun sağlık şikâyetlerine rağmen doktor ziyaretlerini geciktirdiklerini veya doktora hiç gitmediklerini ortaya koymuştur. Örneğin Alman kadınları hamilelik süresince düzenli olarak doktora giderken Türk kadınlar arasında bunun o kadar dikkate alınmadığı görülmektedir. Bu da sosyal ve ekonomik kaynakların eksikliği, imkânların azlığı ve ailevi problemlerle açıklanabilir. Diğer genel sorunlar ise Almanca engeli, iletişim problemleri, kültürel farklılıklar, bilgi eksikliği vs. olarak sıralanabilir.

Berlin’de bir jinekoloji kliniğinde 262 Türk ve 320 Alman hasta üzerinde yapılan bir araştırmaya ve 50 hasta ve 69 sağlık personeli ile yapılan röportajlara göre, göç eden Türk kökenli kadınların Alman kadınlardan farklı olarak dil seviyelerinin, eğitim durumlarının, zamanlarının ve sağlık hakkındaki bilgilerinin sınırlı olduğu ve bunun da doktorları sınırladığı görülmüştür.

Alman hastaneleri ve muayenehanelerindeki imkânlar üst düzeyde olmasına rağmen, Türk kadınların bu imkânlardan yararlanamadığı tespit edilmiştir.

Alman kadınları ve Türk göçmen kadınları karşılaştırıldığında Alman kadınların doğum oranlarının son yıllarda düştüğü görülürken Türk kadınlarının yüksek olan doğum oranında hafif bir artış olduğu gözlemlenmiştir. Özellikle 1980’li yıllarda Alman kadınlara oranla Türk kadınlarda hamileliğe ve doğuma bağlı olarak daha fazla problemlerin olduğu gözlemlenmiştir. Bunların yanında kısırlık problemi de Türk kökenli göçmenler için önemli sayılmaktadır. 1996’da yapılan bir araştırmaya göre Türk çiftler kısır olduklarını anladıkları takdirde Almanlara oranla bu olaya daha çok müdahale etmektedirler. Çocuk isteği ile gelen çiftler, genelde tedavi sonucundaki başarısızlıklarla de motive olup umutsuzluğa kapılmakta ve bu da onları depresyona sürüklemenin yanı sıra sosyal yaşamda toplumdan izole olmalarına sebep olmaktadır. Özellikle kadınlar bu tedavi surecinde psikolojik ve fiziksel acıdan erkeklerden daha çok zarar görmektedir.

Türk çocuklarındaki sorunlar

Göz önünde bulundurulması gereken başka bir nokta, ücretli çalışan kadınların diğerlerinden daha sağlıklı olmasıdır. Buna karşın çalışmanın sağlığı geliştiren etkileri işin türüne de bağlıdır. Örneğin iş üzerinde kontrolün olmaması özellikle sağlık için sorun oluşturan bir durumdur (işler psikolojik olarak talep edildiğinde, zaman baskısı, hızlı üretim varsa). İşin sağlık etkileri erkeklerde yoğun olarak çalışılmasına karşın kadınların erkeklere göre yüksek iş gerilimi koşullarına maruz kalma olasılığı daha fazladır. Türk kökenli kadınlar, göç etme nedenleri de olan yoksulluğun etkilerinden kurtulmuş olmakla birlikte yaptıkları işin üzerinde kontrollerinin olmaması, işin hasta veya yaşlı bakımından kaynaklanan tüketici özelliği nedeniyle dezavantajlı konumdadırlar.

Göçte çocukların ve gençlerin sağlık problemleri

Son yıllarda özellikle çocuklarda giderek artış gösteren ruhsal rahatsızlıkların yanı sıra düzensiz ve sağlıksız beslenmeye dayalı rahatsızlıklar bulunmaktadır. Ne yazık ki yeterince erken fark edilemeyen ve tehlike oluşturan ruh hastalıklarının da yaşam koşullarından dolayı sürekli arttığı gözlemlenmektedir. Bunların başında depresyon gelmektedir.

Araştırmalara göre yurtdışında yaşayan Türk çocuklarının sağlığı, genelde ailenin yaşam tarzı, sosyoekonomik statüsü ve genetik faktörlerle açıklanmaktadır. Türk kökenli ailelerin kendilerine oranla çocuklarının sağlığına daha çok dikkat ettikleri ve sık sık doktor ziyaretine gittikleri tespit edilmiştir. Başta Fransa, Avustralya, Kanada, Amerika, İtalya, Almanya’daki Türk kökenli çocuklarda en çok görülen fiziksel hastalıklar, 11-17 yaş aralığında difteri ve tetanos, 18 yaş altındaki çocuklarda alerji (Almanlarda çok daha fazla), 3-17 yaş arasındaki çocuklarda yüzde 20 oranında obezite ve diş hastalıkları olarak sıralanabilir. Diş sağlığı acısından Türk göçmen ailelerin pek dikkatli olmadığı saptanmıştır. Ayrıca 13-17 yaş arasındaki Türk genç lirinin Alman yaşıtlarına oranla daha az alkol tüketiminde bulundukları gözlemlenmiştir.

Özellikle Almanya’da yaşayan Türk kökenli çocuklarda psikolojik sorunlar giderek artmakta ve buna rağmen Türk anne-babalar muayenehaneye korkuyla gitmektedirler. Anaokuluna yer olmadığı için veya anne-baba tarafından anaokulunun önemi kavranamadığından gönderilmeyen çocuklar okul öncesi dönemde yeterince eğitim alamadıklarından, okul başlayınca okula uyum sağlamakta güçlük çekmekte ve psikolojik acıdan şikâyetleri başlamaktadır. Çocuklar okullarında bir problemle karşılaştıklarında, hırçınlık yaptıklarında ve bazı davranış bozuklukları gösterdiklerinde aileler önce yardım almaktan çekinmekte ve çocuklarının problemlerini kendileri halletmeye çalışmaktadır. Burada en etken faktör resmi kuruluşlardan yardım talebinde bulunduklarında çocukların ellerinden alınma korkusu ve çocukların ‘Sonderschule’ye (Forderschule) gönderilme endişelerinden kaynaklanmaktadır. Bu gibi durumlarda tedaviye daha fazla ihtiyaç duyulmakta, çünkü anne-baba çocuğun problemini sağlıklı olarak çözememektedir. Bu alandaki kısıtlı tedavi olanakları anne-babaları çaresiz bırakmaktadır.

Essen Üniversitesi’nde yaptığım bir araştırmada, “Anne-Baba Okulu” ismi altında çocukların eğitimi ile ilgili seminerler verip ailelerin çocuklarıyla olan sorunlarına çocuk ve gençlerin problemlerine, doğru çocuk yetiştirme yöntemlerine eğilip aileleri bu konularda bilgilendirmeye ve desteklemeye çalıştım. Araştırma boyunca ailelerden bu projenin devamı konusunda yoğun ilgi ve talep gelmiştir.

Özellikle ekonomik sıkıntı çeken anne-babalar çocuklarıyla yeterince ilgilenememektedir.

Anne-babada görülen depresyonların ve psikolojik problemlerin aynısı çocuklarda da görülebilmektedir. Bunun sebebi de çocukların genelde ebeveynlerinin davranışlarını kopya etmeleridir. Çocuklar içlerine kapanıp hasta olabilmekte ve bu hastalıklar baş ağrısı, mide bulantısı, davranış bozuklukları, depresyon gibi çeşitli belirtilerle kendilerini göstermektedir.

Türk genç kızlarındaki efektif bozuklukların teşhis ve tedavisinde kültürel bakış açısı büyük önem taşımaktadır

Son derece kuvvetli aile bağları ve kavramları çoğunlukla Batı usulü yetiştirme sistemiyle çatışmaktadır. Bunu, özellikle geleneklerine fazla bağlı ailelerin yurtdışında doğmuş, yetişmiş çocuklarında görmek mümkündür. Bilhassa genç kızlarda bu iki farklı kültürün gerginliği ile yetişme çelişkileri ortaya çıkabilmekte, ruhsal bozukluklar meydana gelebilmektedir.

 

tarafsiz haberler